PonoMusic: Kalite mi, kandırmaca mı?

31

Teknolojinin hiçbir alanında müzik teknolojisinde olduğu kadar bilgi kirliliği ve şehir efsanesi bulunduğunu sanmıyorum. Örneğin, sizce bir uçak mühendisi “jet motorları beş para etmez, ne varsa eski pervaneli motorlarda vardı” deyip 500 kişilik pervaneli bir yolcu uçağı tasarlamaya girişir mi? Ya da diyelim ki evinize yeni bir televizyon almaya karar verdiniz. Teknoloji marketlerinden birine gittiniz. Birbirine yakın özelliklerde ve fiyatta düzinelerce televizyon var, fakat ortada tek bir tane televizyon duruyor ki görünüşte diğerlerinden hiçbir farkı yok fakat hepsinden on kat pahalı. Görevliye “bunun ne özelliği var?” diye sordunuz. O da “asla göremeyeceğiniz morötesi ışınları son derece yüksek kaliteyle gösteriyor” diye cevap verdi. Saçma, değil mi?

Bunlara denk saçmalıkta durumlar ses teknolojisinde uzun yıllardır yaşanıyor. İşin çözümsüzlüğe sürüklenmesinin nedenlerinden biri de, “ses mühendisi” ünvanının, diğer mühendislik dallarında olduğu gibi somut eğitim kriterlerine dayanan bir ünvan olmaktan ziyade çoğunlukla bir iltifattan ibaret olması. Diyeceksiniz ki “e o zaman ilim var fen var, neyin doğru neyin asılsız olduğuna ölçümler karar versin”. O da her zaman herkesi ikna etmeye yeterli olmuyor maalesef. Bugünkü konumuz da bu zaten.

Ses teknolojisinin gizemli dünyasına hoş geldiniz. Burada astroloji ve astronomi birbirine girmiş; günlük burç falınızı yazanlar Hubble teleskobunu kullanıyor.

Sorunun arka planı

Hepimiz müzik dinlemeyi seviyoruz. Hepimizin müzik koleksiyonu var. Hepimizin o koleksiyonu dinlerken yararlandığı kulaklıkları ve hoparlörleri var. Fakat bazılarımız, “hepimiz”den daha farklı, ayrıcalıklı ve daha üstün olmak zorunda. Onların kulakları hepimizin duyamadığı şeyleri duyabiliyor. Bir noktada hepimizin müzik dinlerken kullandığı ekipman onlara yeterli gelmemeye başlıyor ve bir arayışa giriyorlar. Çok geçmeden kendileri gibi başka özel insanlar da bulunduğunu, hatta tekerleğin çoktan icat edildiğini farkediyorlar. Bu gruba dahil olanlar kendilerine “audiophile” ismini veriyor. Genel müzik dinleyicisi nüfusuyla kıyaslandığında “niche” bir kitle bu. Ama cüssesine göre iyi para harcayan bir kitle. Kendi markaları, yayın organları, tartışma forumları var.

110836Bu kitleyi hedef alan bir mağazaya giriyorsunuz. “Evde müzik dinlerken elde ettiğim ses kalitesinden memnun değilim” diyorsunuz. “Hangi cihazları kullanıyorsunuz?” diye soruyorlar. Biraz utanarak sayıyorsunuz elinizdekileri. Anlayış ve merhamet dolu bir tavırla “elbette memnun olmazsınız” diyorlar. Ve elinizdeki ekipmanı yükseltme maceranız böylelikle başlıyor. Özel tasarlanmış ayakları sayesinde yerden gelen titreşimleri dekuple eden, asenkron çift çevrimcili bir CD okuyucu veriyorlar size (italik yazılmış sözcükleri anlamıyorsunuz o an, ama daha da iyi: o yüzden oradasınız zaten). Kredi kartınız biraz kendine geldiğinde elinizdeki eski entegre amfiyi alıp, yerine bir preamp iki adet de lambalı monoblok güç amfisi verip evinize gönderiyorlar. Dinlediğiniz müzikte fark oldu değil mi? Oldu elbette, oldu tabii, ama belki şu ana kadar ödediğiniz 8,000 $’lık meblağı haklı çıkaracak kadar değil. E tabii ki olmaz. Çünkü bu cihazların ortaya çıkardığı nüansları duyabilmeniz için elektrostatik hoparlörlere geçmeniz lazım artık. Fakat onları da satın almanıza ve an itibariyle 15,000 $ harcamış olmanıza rağmen hâlâ Adele salonunuzda söylüyormuş gibi hissetmiyorsanız, metresi  1.000 dolara satılan şu kablo tam sizin için. Ha bir de, o güzelim cihazları pat diye prize takmıyorsunuz herhalde? Şu skin-filtering güç düzenleyicisini de almayı unutmayın, sizin için 400 dolara indirdik. E hâlâ mı Adele hoparlörlerin içine hapsolmuş gibi geliyor? Hani o size başlangıçta verdiğimiz CD çalar vardı ya, o zamanki donanımınız için iyiydi belki, ama artık böyle canavar bir kombinasyon için biraz zayıf kaldı. Bakın şu CD çaları alırsanız elinizdeki ekipmanın hakını daha iyi verecektir.

Audiophile sektörü, kumar gibi, denetim altına alınması gereken bir sektördür. Zira aynen kumar gibi, bir kez bulaşıldı mı insana deli gibi para harcatır ve harcanan paranın işlevsel (somut) karşılığı marjinaldir. Eşle paylaşılan bir tutku değilse, harcanan paranın ve salona yerleştirilen ekipmanın miktarı yuva yıkabilir.

“Dijital beş para etmez, analog gibisi yok” ve türevi “CD’den müzik dinlenmez, plağın yerini hiçbir şey tutmaz” gibi argümanlar da buradan kaynaklanır.

Sorun şu ki, audiophile sektörünün iddialarının bilimsel bir desteği yoktur. Elinizde makul kalitede ekipman varsa (burada makul sözcüğünü ne kadar vurgulasak azdır), audiophile sınıfı ekipmana geçmek için harcayacağınız abartılı meblağın dinlediğiniz müziğe getireceği fark ve fayda marjinaldir.

Bilim böyle der: sizin o kablonun metresine 1.000 USD ödemiş olmanız elektronların umurunda değildir; onlar çok daha makul fiyatlı bir kablonun içerisinde de aynı coşkuyla koşar oynarlar (yine makul sözcüğünü vurgulamak isterim. Köşedeki hırdavatçıya gidip en incesinden telefon kablosu alın o da aynı işi görür demiyorum, öyle anlaşılmasın lütfen).

Fakat audiophile literatürüne baktığınız zaman şöyle şeyler okur ve duyarsınız: “bu yeni kabloları takar takmaz, müzikte daha önce hiç farketmediğim bir derinlik ortaya çıktı. Sanki salonun duvarları bir anda ortadan kalktı ve kendimi kocaman bir konser salonunun ortasında buldum. İkinci kemanlar yerli yerine otururken, ilk kez allegro bölümünde klarnetçinin burnunu çektiğini farkettim”.

Bu, yarım ölçü kendini beğenmişlik ve gösteriş, yarım ölçü de şartlanmadır. Kablonun metresine 1.000 dolar verdikten sonra insanın ciddi bir fark duymak için kulak kesilmesi ve beynin de o farkı sentezlemesi çok doğaldır. O farkı duymadığını söyleyenlere karşı argümanınız da her zaman hazırdır: “Senin kulakların benimkiler kadar hassas değil demek ki, üzgünüm”.

Ne var ki, audiophile’ların duyduklarını iddia ettikleri bu fark insanoğlunun geliştirmiş olduğu hiçbir cihaz ile ölçülemediği gibi, en özel kulaklara sahip olduğunu iddia edenler bile bu farkı gerçekten duyabildiklerini çift kör deney yönetmiyle kanıtlayamazlar.

Çift kör deney yönteminde, sistemin tüm bileşenlerini sabit tutup tek bir unsuru değiştirirsiniz (yukarıdaki örnekten gidecek olursak, aynı sistemden tamamen özdeş iki tane kurup, birinde hoparlörleri 1.000 dolarlık kabloyla, diğerinde makul bir kabloyla bağlarsınız). Sonra, gönlünüzü ferahlatacak sayıda deneğe her iki sistemde aynı müzikleri dinletirsiniz. Burada önemli olan, deneklerin ve deneklerle muhatap olan uygulayıcının, hangi sistemde hangi kablonun kullanıldığını bilmemeleri. Yönteme çift kör adı verilmesinin nedeni bu, amacı da, tahmin edebileceğiniz gibi, deneklerin verecekleri cevapların önyargılardan ve şartlanmalardan etkilenmesini önlemek.

İşte bu yöntemle yapılan araştırmalarda, bizim bu inanılmaz hassas kulaklara sahip audiophile’ların, duyduklarını iddia ettikleri farklılıkları test ortamında isabetli ve istikrarlı biçimde tanımlayamadıkları defalarca gösterilmiştir. Buna benim de üyesi olduğum Audio Engineering Society tarafından yapılan testler dahildir.

Durum tespiti

İnsan kulağının neyi hangi şartlarda ne kadar duyabileceğini gayet iyi biliyoruz. Hangi ekipmanın ya da teknolojinin duyumumuzu ne kadar etkileyeceğini de ölçümlerle değerlendirecek teknolojiye sahibiz. “Biz ölçemiyorsak öyle birşey zaten yoktur” diyecek kadar katı materyalist bir yaklaşımdan söz etmiyorum. Benimki daha çok bir köftecinin haklı serzenişi. Düşünün ki her gün köfte yapıyorsunuz, köftecileri temsil eden her türlü meslek birliğine üyesiniz, meslek erbabı köfteye ne koyar gayet iyi biliyorsunuz ve birileri çıkıp “köfteyi altın çatal-bıçakla yediğimde içindeki vanilyanın kokusunu daha rahat alabiliyorum” diyor. Ne hissedersiniz? Onun gibi birşey.

Yeri gelmişken plak konusunda koparılan gürültüyle ilgili de bir-iki kelam edeyim. Plağın, pikabın ve amfilerdeki pikap girişlerinin kendilerine has bir ses karakteristiği vardır. Bu ölçülebilen ve rakamsal olarak ifade edilebilen birşeydir. Plak, müziği kendine göre renklendirir. Bu rengi beğenip beğenmemek ise sübjektiftir ve kişiden kişiye değişir. Ben plaktan müzik dinlemeyi severim, çünkü onunla büyüdüm ve nostaljik bir değeri var. Ama hiçbir zaman plağın CD’den daha yüksek sadakat sunduğunu, daha fazla detay içerdiğini v.s. iddia edemem, zira bunlar objektif konulardır ve ölçülmesi, dolayısıyla da çürütülmesi mümkündür.

PonoMusic örneği

pono-players-yellow-blueŞarkıcı Neil Young, PonoMusic adında bir girişim başlattı. Kendisi bir süre önce mp3 dosyalarının, orijinal kayıttaki bilginin yalnızca % 5’ini içerdiğini iddia etmişti. Bu rakamı nereden çıkardığını anlamak mümkün değil, ama pazarlamaya çalıştığı mantık şu:

1) Stüdyoda miks ve mastering aşamalarından sonra elde edilen yüksek kaliteli müzik dosyaları, daha sonra dinleyiciye internet üzerinden kolayca ulaştırılmak amacıyla ve cihazlarda çok fazla yer kaplamaması için mp3 ve benzeri formatlarda sıkıştırılıyor. Bu arada kalite kaybına uğruyor (bu doğru, ama % 5 abartılı ve asılsız).

2) Biz dinleyiciye mastering stüdyosundan alacağımız yüksek kaliteli orijinal dosyaları (192 kHz/24 bit’e kadar, Allah ne verdiyse artık) sunalım ki dinleyici müziği sanatçının istediği şekilde tam olarak duyabilsin (bu da iyi niyetli bir fikir ama keşke zahmet etmeseydiniz; bu yaptığınız, beğendiğiniz TV dizisini daha yüksek kalitede izlemek için gidip çekimde kullanılan kameralardan .mxf dosyalarını araklamak gibi birşey. Biz onları zaten sizin kullanımınız için uygun formatta paketliyoruz ve bunu yıllardır yapıyoruz, adına CD deniyor).

3) Bu yüksek kaliteli dosyaları dinleyebilmeniz için size Toblerone kılıklı bir de portatif müzikçalar satalım ki elinize oturmasın, cebinize koyduğunuzda köşesi denk gelip batsın.

Müzikçalar yaklaşık 400 $ fiyatla satışa sunuldu. Audiophile standartlarına göre hiç pahalı değil, ama sıradan kullanıcının tercih ettiği portatif müzikçalarlara göre oldukça pahalı. İçerdiği elektronik devrelerde kullanılan tasarımdan ve parçaların kalitesinden kaynaklandığı söyleniyor ki buna itirazım olamaz.

Benim itirazım, bu yeni “çözüm” ile birlikte satışa sunulacak olan aşırı yüksek boyutlu dosyaların, dinleyiciye çok daha yüksek bir ses kalitesi sunacağı yönündeki iddiayla ilgili. Zira bu doğru değil.

Dijital Ses Teknolojisine Çok Genel Bir Giriş

adcAnalog bir sinyalin dijital veriye dönüştürülebilmesi için, ondan belli aralıklarla örnekler (sample) alınması gerekiyor. Yandaki şekilde mavi çizgi analog sinyali, kırmızı noktalar ise ondan alınan örnekleri temsil ediyor. Alınan her bir örneğin genliği (y ekseninde ölçülen değer), bilgisayarın kullanabileceği iki tabanlı (binary, yani 0 ve 1) sayılara çevriliyor. Çok genel hatlarıyla analog/dijital çevrim işlemi bu şekilde gerçekleşiyor.

Bu şekli incelediğinizde, mavi çizgiyi aslına uygun biçimde dijitale çevirmek için ondan çok sayıda örnek almamız gerektiğini düşünebilirsiniz. Oysa gerçekte durum bu kadar karmaşık değil. Dijital ses teorisinin temel taşı olarak kabul ettiğimiz Nyquist teorisine göre, bir sinyali doğru biçimde örnekleyebilmemiz için onun her bir döngüsünden (cycle) iki adet örnek almamız yeterli. Yukarıdaki şekilde sinyal iki döngü tamamlıyor, bu durumda yalnızca dört örnek alarak bu sinyali aslına uygun biçimde dijitale dönüştürebiliriz.

Ortalama insan kulağının 20 Hz ile 20.000 Hz arasındaki sesleri duyabildiğini hepimiz biliyoruz. Bu durumda, kulağımızın duyabildiği en yüksek frekans olan 20.000 Hz’i doğru olarak örnekleyebilmemiz için saniyede 40.000 örnek almamız, teknik deyimle örnekleme oranımızın 40.000 Hz olması yeterli.

1980’li yıllarda CD standardı geliştirilirken, CD’ye basılmak için hazırlanacak dijital müzik dosyalarının örnekleme oranının 44.100 Hz olmasına karar verilmiş. Bu örnekleme oranı, duyabileceğimiz en yüksek frekansların bile doğru biçimde dijital veriye dönüştürülebilmesine olanak sağlıyor.

Kaldı ki insanın üst işitme sınırı olarak verilen 20.000 Hz çok cömert bir rakam. Yaşla birlikte hızla üst frekanslardan başlayan bir işitme kaybı meydana geliyor. 30 yaşındaki insanlarda bu sınır (ortalamada) 17.000 Hz’e, 40 yaşında 15.000 Hz’e iniyor.

Günümüz teknolojisi 192.000 Hz’e kadar örnekleme oranlarıyla çalışmamıza olanak sağlıyor. Fakat bunun duyduğumuz müziğin kalitesine net ve somut bir katkısı yok. Yazının başlangıcında verdiğim, morötesi ışınları çok net görüntülediği için pahalıya satılan televizyon benzetmesini hatırlayın. Duyamayacağımız frekansların örneklenmesi için elimizdeki depolama alanını, bant genişliğini ve bilgisayar kaynaklarını ısraf etmiş oluyoruz.

Hâlâ ikna olmayanlara sinemadan örnek vereyim. Bildiğiniz gibi film kamerası hareketli görüntüleri her biri fotoğraf gibi durağan olan karelere kaydediyor. Sonra bu durağan kareler art arda oynatıldığında gözümüz bunu kesintisiz bir hareket gibi algılıyor. Yapılan en eski filmlerde saniyede yaklaşık 16 kare kullanıldığı için hareketler kesik kesik görünüyordu, fakat 1930’larda saniyede 24 kare standart olarak benimsendi ve o zamandan beri bu standart halen geçerli. Günümüzde üretilen kameralar saniyede binlerce kare çekebilecek hıza sahip olmalarına ve bu hızlar teorik olarak bize daha yüksek kalite verecek olmasına rağmen, sinema endüstrisinde kimse çıkıp da “filmleri artık saniyede 96 kareyle çekelim” demiyor.

(Teknik not: sinema oynatıcılarında her bir kareyi iki hatta üç kez kapatıp açan perdeler –shutter– kullanıldığının ve uygulamada bunun algılanan kare sayısını ikiye hatta üçe katladığının farkındayım; bunun ses teknolojisinde karşılığı var: oversampling. Aktarmaya çalıştığım ana fikir şu: eski teknoloji genel itibariyle ihtiyacı karşılıyorsa, yeni teknolojinin getirdiği iyileştirmelerle neredeyse yüz yıl öncesinin standartları bile bugün iş görmeye devam edebiliyor. Zira bu standartlar belirlenirken gözlerimizin ve kulaklarımızın algı eşikleri esas olarak alınmış.)

Örnekleme oranı, yukarıdaki grafikte x ekseninin “çözünürlüğünü” konu alıyor. y ekseninin çözünürlüğünü ise bit derinliği ile ifade ediyoruz. Az önce, örnekleme yöntemiyle yapılan ölçüm sonucunda elde edilen değerin, bilgisayarın anlayacağı iki tabanlı bir sayıya dönüştürüldüğünü yazmıştım. Bit derinliği işte bu sayının kaç basamaklı olacağını belirliyor. CD standardı ile öngörülen bit derinliği 16. Bir başka deyişle, alınan her örnek onaltı basamaklı, iki tabanlı bir sayıya dönüştürülüyor, aynen şunun gibi:

nnnn nnnn nnnn nnnn

Burada her bir basamak, yani her bir “n” 0 (sıfır) ya da 1 (bir) değerini alabiliyor. Dolayısıyla bu bit derinliğinde ifade edilebilecek değerlerin kombinasyonu 216=65.536

Yani? 16 bit’lik bir sistemde y eksenini en fazla 65.536 dilime bölebiliyorsunuz. Bu bize 96 desibel’lik bir dinamik aralık veriyor. Dinamik aralık nedir? Müzikteki en hafif ses ile en şiddetli ses arasındaki genlik farkı. Peki 96 desibellik bir dinamik aralık bizim için yeterli mi? Ben size bir örnek vereyim, cevabı kendiniz bulun: Duyabileceğimiz en zayıf sesi bir sivrisineğin vızıltısı olarak kabul edelim. Buna yaklaşık sıfır desibel diyelim, yani işitme eşiğimizin alt sınırı. Beton kırıcı makineler var ya hani, işte onların çıkardığı sesin şiddeti 1 metre öteden ölçüldüğünde yaklaşık 100 desibel. İkisinin arasındaki farkı bir düşünün: CD standardı bize işte o kadar dinamik aralık sağlıyor.

Peki PonoMusic ve diğer audiophile kaynakların 24 bit’lik müzik dosyalarını bu kadar savunmalarının nedeni ne? Onu kendilerine sormak lazım. Biz stüdyoda kayıt, miks ve mastering aşamalarında 24 bit hatta 32 bit çözünürlükteki ses dosyalarıyla çalışıyoruz. Fakat bunun nedenleri bambaşka, ve bu yazının konusunun çok dışında. Önemli olan şu ki, 16 bit’lik bir ses dosyası, çoğu müzikte var olandan çok daha geniş bir dinamik aralığı ifade etmeye yeterli.

Master Her Zaman Mükemmel midir?

PonoMusic web sitesinde, “Top Pono Artists” diye bir bölüm var. PonoMusic platformu üzerinden en çok yüksek çözünürlüklü albüm ve parça satışı yapılan sanatçılar ve gruplar burada listeleniyor. Kaçınılmaz olarak Neil Young birinci sırada. Sonrakilere göz atalım: Miles Davis, Led Zeppelin, Simon & Garfunkel, The Who, Bob Dylan, Rolling Stones… liste bu şekilde devam ediyor.

Otari_MX-80Sorun şu: bu sanatçıların ve grupların tamamı dijital teknolojiden önce ürün vermişler. Yani albümleri analog dönemde kaydedilmiş. Eldeki master’lar analog. Sonradan dijitale aktarırken ne kadar parlatırsanız parlatın, analog master’ların 192 kHz/24 bit’lik bir çözünürlüğe ihtiyacı yok. Yer ve bant genişliği ısrafından başka birşey değil.

Neden mi? O dönemde albümler makara bantlara kaydediliyordu (reel to reel). Bu cihazların frekans genişliği, en iyi durumda bizim kulağımızın işitme sınırına ancak ulaşabiliyordu. Yani isteseniz de o master’larda 20.000 Hz’in üzerinde herhangi bir bilgi bulmanız mümkün değil. Dinamik aralık konusunda da bu cihazlar bizim audiophile’ların beğenmediği CD teknolojisinden çok daha ileride değildi. Teorik olarak 110 desibele kadar çıkılabiliyordu ama bantların yapısal olarak getirdiği dip gürültüsü o kadar yüksekti ki bunun bir kısmı zaten kullanılamayacak durumdaydı. 1970’lerde çekilmiş bir filmi Blu-Ray çözünürlüğünde oynatıp “evet böyle çok daha kaliteli oluyor” diye iddia etmekten çok farklı değil.

Sonuç

Kaliteli müzik dinlemek istiyorsanız, CD kalitesinde veya ona mümkün olduğunca yakın kalitede kodlanmış, kayıpsız olarak sıkıştırılmış ses dosyaları (flac ve benzeri formatlar) yeterli. Dinlediğiniz müziğin kalitesinden memnun değilseniz yapabileceğiniz en önemli iki şey, hoparlörlerinizi/kulaklıklarınızı iyileştirmek ve müzik dinlediğiniz ortamın akustiğini geliştirmek. Bunları yaptığınızda duyacağınız fark, diğer tüm unsurların sağlayacağı toplam faydadan daha fazla olacaktır.

Hayatımın en uzun blog yazısı oldu. Siz de deneyimlerinizi ve fikirlerinizi yorumlar bölümünde paylaşın lütfen.

Berklee College of Music mezunu olan Doruk Somunkıran, çalışmalarını İstanbul'da sürdürmektedir. Steinberg ve Avid firmalarının sertifikalı eğitmenidir.
Paylaş

31 YORUMLAR

  1. teşekkürler. Tamamen katıldığım güzel bir yazı olmuş. Bende CD ve plağın ses kalitesini seviyorum. Ayrıca albümün kayıt, mix ve master’ı da çok önemli. Bence audiophile ‘de marjinalliğe kaçanlar kaçınılmaz olarak ekipmana çok kafa yordukları için müZik değil ekipman dinliyorlar.

  2. eline sağlık . güzel bir yazı. Özellikle son cümleler çok şey ifade ediyor.Kaliteli müzik dinlemek için. Bu yeni formatlardan çok wave dosyası yada flac dinleyip ortam akustiğini ,monitör hoparlörü ve ad-da çevirici yi düzeltmek daha faydalı…

    • Kesinlikle. Zincirin en zayıf halkası çoğunlukla oda akustiği ama çoğu insan bunu bilmediği için cihaza yatırım yapıyor.

  3. Üstadım öncelikle bu kadar sade ve açıklayıcı, insanı yormayan güzel bir anlatım dili kullandığınız için sizi kutluyor ve çok teşekkür ediyorum.
    Bende film ve belgesel müzikleri konusuna ilgi duyan, evinde amatör kayıtlar yapan, naçizane bir müzik sevdalısı olarak yazdığınız yazıları ve eğitim videolarınızı çok başarılı buluyor, paha biçilmez bir kaynak olarak görüyorum. Yolunuz herdaim açık olsun. Sevgilerimle…
    Murathan Beşi

  4. Yazın genel hatlarıyla doğru noktalara parmak basıyor. Makul donanımın ötesinde harcanan her bir kuruş çok çok zengin değilseniz oldukça gereksiz. Fayda maliyet oranı anormal yerlere ulaşıyor. Ancak bunu savunurken bahsettiklerin, örneklerin çoğunlukla yanlış ve abartılı. Neredeyse 44/16 nın yeterli olduğunu söylemektesin. Kulağın duyma sınırından, örneklemelerin yeter seviyesinden falan bahsediyorsun. Avid eğitmeniymişsin, 24 fps sinema örnekleri falan, bu söylediklerin doğru değil ki ? Ve sen bunların nasıl farkında olmazsın ? bir kabloya binlerce dolar vermek, power kablosuna 2500 lira gömmek(bina tesisatını napıcaz?) başka, audio video formatlarını kayıt ve yeniden oynatım tekniklerini doğru yanlış yorumlamak başka. Audiophile anlayışını görsel işitsel mükemmeliğe ulaşma çabasını, bu derece kötüleyenler, flac neymiş yaa 320 mp3 ile aynı diyenler bunu böylesine desteksiz argümanlarla hırsla anlatmaya çalışanlar, deneyip deneyip aradaki farkı duyamayan göremeyenler gibi geliyor bana. Bunun getirdiği hırsla yaa fark yok ya diye yazıp duruyorlar kıt kanaat bilgileriyle. Seni kastetmiyorum tamamen yanlış anlama. Genel bir cevap biraz da benimkisi. Tabiki 16/44 ile 24/96 arasında dağlar kadar fark vardır duyulabilir seviyede.. 24 fps 25 fps ya da 30 fps’nin görüntüyü akıcı görmek için yeterli olduğu gibi, 44 khz’nin de tüm detayları duymak için yeterli olacağını söylüyorsun. İyi de 24-25-30 fps’ler göze akıcı geliyor evet ama ne zamana kadar biliyor musun ? Daha fazla frame’li kayıt izleyene kadar. Sonra dönüp baktığında görüntünün nasıl da aslında takıldığını titrediğini fark ediyorsun. Gerçek harekete aslında o kadar da yakın değilmiş diyorsun. 24 fps de 44 khz de beynimizin ve algımızın tamamlayıcı gücünü, özelliğini kullanarak boşlukları bizim doldurduğumuz aslında gayet KAYIPLI kayıt ve yeniden oynatım yöntemleridir. Aslında aradaki frame’leri sen dolduruyorsun Doruk, HZ’leri de senin doldurduğun gibi. İnsan algısı belli bir noktadan sonra görsel ya da işitsel, ancak daha iyisini gördüğünde ve ona alıştığında öncekinin yetersizliğini algılar. 60 – 120 fps kayıtlar izle, hemen ardından 25 fps izle bunu sen de göreceksin. Yahu hiç birşey yapamıyorsan Youtube’daki 1080p60fps diye arat o kayıtları izle. Arada DEV fark var. Avid eğitmeni olup bunu hala fark edememiş olman ya da okumamış öğrenmemiş olman da çok şaşırtıcı. Hatta eğitimin de müzik üzerineymiş, ilginç. Bir şey daha evet 50 sene önce kaydedilmiş sinema filmini, artık iyice dijitalleşen telesine yöntemleriyle 1080p ya da 4k neyse alabildiğine pixelyoğun bir şekilde dijitale aktarmak çok evladır, ne kadar kapabilirsen kap o filmden çünkü orada ciddi görüntü var. Aynı şekilde plaklarda da olduğu gibi ya da master kayıtlarda. Master audio kayıtlarında 20 000 in üzerinde ses datası olması önemli değil tüm sesi analog dalga boylarını ne ölçüde örnekleyerek yakaladığın ve yeniden oynattığın önemli. Analog master bandından 24/96 yakalanan albümle, aynı albümün 16/44 kaydı arasında ciddi fark vardır. Bunu da makul bir sistemle çok rahat duyabilirsin. İstersen bana http://umutince.weebly.com/ adresinden ulaşabilir, cevap verebilirsin, fikir alışverişinde bulunabilirsin. Not: Sinema endüstrisi ve Hollywood, James Cameron önderdliğinde yaklaşık 10 yıldır sinemada 24 fps’yi arttırmayı tartışıyor. Aslında Cameron bunun iyi olacağını devrim olacağını söyleyeli çok oldu. Benim de taraftarı olduğum çoğunluk kesim ise 24 fps’nin üstüne çıkmanın sinemanın ruhuna aykırı olduğunu savunmakta. Sinema filmi perdede hafif titremeli, aşırı smooth ve akıcı olması aşırı gerçekçi olması o tadı vermeyecektir… Ya da belki de bir on sene sonra bunları artık konuşmuyor olacağız çoktan filmler 48 ya da 60 fps olmuş olacak. Müzik mi ? şuanda bile 192 khz’yi çoktan aştık. O zaten standart olmalı. DSD256 lar seviyesindeyiz. Bir şarkı 1 GB oluyor. Belki bunu tartışabiliriz..

    • Umut öncelikle bu detaylı cevap için teşekkür ederim. Birkaç yerde eğitimime atıfta bulunmuşsun, o yüzden ben de konuya oradan gireceğim. Berklee College of Music müfredatında tüm öğrenciler için zorunlu tutulan “müzik teknolojisine giriş” dersininin ilk birkaç haftası içinde Nyquist teoremi anlatılır. Avid’in verdiği Train The Trainer eğitiminde ise bu konudan hiç bahsedilmez zira bu çok temel bir konudur ve o noktaya gelen kişilerin bunu zaten bildikleri varsayılır.

      Nyquist teoremi geniş kapsamlı olmakla birlikte, bizim konumuz açısından önemli olan kısmı, 40.000 Hz’lik bir örnekleme oranının bizim üst işitme sınırımız olarak kabul edilen 20.000 Hz’i doğru şekilde örneklemek için yeterli olduğudur. Dolayısıyla 44.100 Hz ile örneklenmiş bir ses kaydı insan kulağı için gereken frekans cevabını vermek için yeterlidir. Birileri çıkıp Nyquist teoremini çürütene kadar benim açımdan bu konu kapanmıştır, zira dikkat edersen sübjektif ve tartışmaya açık hususlardan ya da kişisel görüşlerimden değil bilimsel verilerden söz ediyorum.

      Bunu denemek de bedava: herhangi bir ses işleme yazılımında 20.000 Hz’lik bir test sinyali açıp, bunu 44.1 kHz ile render/export edip orijinali ile karşılaştırabilirsin. Arada fark olmayacaktır.

      Daha yüksek örnekleme oranları sana yalnızca daha yüksek frekansları örnekleme olanağı verir ki, dinleyici kitlen köpekler veya yarasalar değilse bu da her açıdan gereksizdir. Yıllardır kritik dinleme derslerinde öğrencilerle çeşitli frekansları dinleyip inceliyoruz. Bugüne kadar 19.000 Hz’in üzerini duyabilen öğrencim olmadı. Buna 20 yaşın altındakiler de dahil (Modern Müzik Akademisi’nde profesyonel referans monitörleri kullanıyoruz, ölçümler de sesin var olduğuna işaret ediyor fakat duyabilen yok).

      Cevabında 44.1’in kayıplı olduğundan söz etmişsin. Burada bir kavram/terim karmaşası söz konusu, zira kayıplı/kayıpsız terimleri mp3 (kayıplı)/flac (kayıpsız) gibi formatların tanımlanmasında ve karşılaştırılmasında kullanılıyor. Fakat neyi kastettiğini anladığımı sanıyorum: Sürekli bir dalga formunun noktalar halinde örneklenmesinden dolayı ortada bir kayıp olduğu söylenebilir, fakat bu kayıp analog/dijital çevrim işleminin doğasında vardır dolayısıyla bu mantıkla 96 kHz’te de kayıp sözkonusudur. Aynen piksel gibi; piksel sayısını ne kadar artırırsan artır sonuçta görüntüyü noktalara bölüyorsun.

      16 bit’in bize 96 dB dinamik aralık verdiğini de örneklerle açıkladım (sivrisinek vs. beton kırıcı). Bundan daha geniş bir dinamik aralık dinlediğimiz hiçbir müzikte, izlediğimiz hiçbir filmde mevcut değil. Dolayısıyla dinleyici tarafında 44.1/16 yeterlidir. Bu ve 48 kHz/24 bit dışındaki/üzerindeki formatlar yalnızca stüdyolar için uygun ve gereklidir. Yeri geldiğinde biz de kullanıyoruz. Örneğin ben tüm projelerimi 32 bit floating point ile yapıyorum. Fakat bunların dinleyici/tüketici tarafında ek bir faydası ve hard diskleri şişirmenin ötesinde bir işlevi yok.

    • Oynatıcı artık bilgisayar oldu. Ses kartları değişiyor sürekli. Arada bir nostalji için pikap ve kasetçalar devreye giriyor. Çıkış tarafında ise 20 yıldır benimle olan JVC AX-511 yükseltici ve JBL LX55 hoparlörler var. Seslerine fazlaca alıştım sanırım 🙂

    • WordPress’in aşırı korumacı spam kurallarına takılmıştı, yukarıda görülebiliyor artık. Gecikmeden dolayı özür diliyorum.

  5. Sayın Doruk Somurtkan,
    Aslında mesaj yazmayacaktım ama her mesaja cevap verdiğinizi görünce yazayım dedim
    Müzikle ilgili bir kaç sorum var, biraz ayrıntılı ama, uzun yani:) Mail adresinizi gönderebilir misiniz, daha rahat yazayım. Yani her yoruma cevap vermissiniz, açıklamışsınız da o yüzden dedim. Eğer istemezseniz, bu mesajı hic yazmadım varsayın. İyi günler…

  6. Siteni bu kadar geç keşfettiğim için kusuruma bakma
    Bu kadar gerçeği böyle güzel bir dil ile bizimle paylaştığın için teşekkür ederim.
    Başarılarının devamı dileklerimle.

  7. Bu makale çeviri kokuyor. Ayrıca 1982’den bugüne sırası ile kartuş-mono teyp-stereo teyp-walkman-mp3-flac-24 bit flac-plak dinleyen birisi olarak tek diyeceğim şu plak hepsinden üstün. Ses sistemi sıfır olarak sadece 2500 tl ye falan mal oluyor. Audiophile denen insanlara da karşıyım.

    • Çeviri konusundaki sözlerinizi iltifat olarak kabul ediyorum. Ortalıkta çok fazla düzgün blog yazısı yok, o yüzden arada bir denk gelince herhalde bu çeviridir diye düşünmek doğal. Plaktan müzik dinlemek benim de tercihim, ama yazıda da belirttiğim gibi bu sübjektif bir görüş. Kişisel tercihimiz. Üstün olduğunu savunmanın bilimsel açıdan tutarlı bir tarafı yok.

  8. Kendimi iyi hissettiren ve kısa sürede kocaman bir birikim veren bir yazı olmuş.Bir çırpıda okudum yetmedi bir daha okudum. Tebrik ederim Doruk Bey,harika!

  9. Doruk Bey yazınızı ilgiyle okudum ki uzun yazılar genelde okuyanı kaçırır.

    Uzun süre geçmiş ama ben de bi yorum yazayım. Cahil cesareti olarak yorumlayabilirsiniz yazacaklarımı 🙂

    Umut ince’nin gözümüz, kulağımız alıştığı için daha iyisini denemeden öncekinin aslında daha kötü olduğunu anlamıyoruz cümlesine de katılıyorum.

    Detaylı bir teknik bir bilgiye sahip değilim. Yıllar önce elektrik bölümünden mezun olup yazılımla uğraşan bir arkadaşınızım. Az çok elektrik hakkında bilgim var.

    Bence mevzu analog sinyale nekadar yaklaşılabildiği ile ilgli. birate ve frekans mevzuları anlattığınız gibi analoğa bir tık daha yaklaşmaya yarıyor.

    Biz burada dijital formatın kalite farkını hissedebilip edemediğimizi tartışıyoruz.

    Dünyada her şey analog. Biz bilgisayar anlasın diye 0-1 lerle dönüştürerek dijital dünyaya taşıyoruz gerçek dünyayı.

    Analog sinyalin dijital’e birebir çevrilemeyeceği, oluşan dijital sinyalin tekrar analoğa çevrildiğinde orijinal analog kayıttan farklı olacağı kesin.

    Teknik olarak kullanılan ekipman ve bu ekipmandan bunu dinleyen insan orijinal ile son çıkanın farkını hissedemez deniliyorsa, bunun matematiği olmasa gerek. Mantık arada mutlaka fark olacağını söylüyor.

    Arada fark olsa da bu fark için depolama alanlarını sömürmenin gereği var mı? mantıklı tartışma konusu olur.

    Dolayısıyla pikap ile cd arasında illaki fark vardır diyorum 🙂

    Birisi usta bir marangozun eliyle yapılmış eğrisi büğrüsü olan ama diğerinin birebir aynısı olmayan bir masa iken diğeri fabrikadan çıkmış pürüzsüz birbirinin kopyası ürün gibi. Pikaptaki o pürüz belki insanın doğasına daha uygun.

    • Yazıda belirttiğim gibi ben pikaptan müzik dinlemeyi severim. Son paragraftaki marangoz benzetmeniz yerinde olmuş. Ufak tefek pürüzler ve kusurlar bize cazip geliyor. Daha çok ilgimizi çekiyor. İnsan doğasından kaynaklanan bir durum sanırım.

  10. Doruk bey bir şey sorabilirmiyim. Biraz bu konuya yakın olacak sorum. Bir arkadaş dedi ki bir gün şu markanın ses kartları daha pahalı çünkü sesleri daha kaliteliymiş dedi. Mesela bende T.C. Elektronic in Konnekt 24D ses kartı var 24-192 örneklemesi olan. Mesela atıyorum o arkadaşın bahsettiği sanıyorum RME marka falandı. Diyelim o markadan 24-192 bir ses kartı aldık. Ve müzik dinliyoruz ses aynı monitörleri kullansak daha mı kaliteli çıkacak? Ya da diyelim DAW da açtık Kontakt ları bir müzikler yaptık sonra bounce ettik. Onun sesi daha mı kaliteli olacak tamamen aynı şeyleri yapsakta? Bu konuyu anlatabilirmisiniz burada veya ayrı bir makalede? Teşekkürler

    • T.C. Electronic – RME kıyaslamasına girmeden şunu söyleyeyim: bilgisayarda müzik dinlerken ses kartınızın dijital/analog dönüştürücüsünü (converter) kullanıyorsunuz. Bu dönüştürücü sinyal zincirinin önemli halkalarından biri. Bana sorarsanız hoparlörlerden ve içinde bulunduuğunuz odanın akustiğinden sonra üçüncü sırada önem taşır. Yani aynı odada aynı hoparlörlerle iki farklı ses kartını kıyaslarsanız arada fark duyabilirsiniz. Kalite farkı açıldıkça duyacağınız fark da belirginleşecektir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here