Karar Verin: Müzisyenler Mutlu mu, Depresif mi?

4

Bir yanda “ne kadar şanslısın, sevdiğin işi yapıyorsun” diyenler. Diğer tarafta “müzisyenler depresyona meyyalmiş” diyenler. Buyrun, bu da bir müzisyenin bakış açısı.

Yıllardır yaptığım sohbetlerde, sevdiğim işi yapıyor olmamın şansla alakası olmadığını, bunun yıllara yayılan bir gayretin ve azmin sonucu olduğunu anlatmaya çalışır dururum. Sonunda vazgeçtim. “Evet çok şanslıyım” diyorum. Çünkü artık biliyorum ki “şanslısın” diyenlerin kastettikleri şey, insana büyük ikramiyenin isabet etmesi türünden bir şans değil. “İnsanın sevdiği işi yapması ne kadar ender rastlanan bir durum” demek istiyorlar. Haklılar.

Öte yanda bu aralar sıkça paylaşılan bir araştırma var. İngiltere’de 2.211 kişinin katılımıyla yapılan bu araştırmada, müzisyenlerin, diğer meslek gruplarındaki insanlara göre yaklaşık üç kat daha fazla depresyona girme eğiliminde oldukları belirlenmiş.

Araştırmaya katılanlar, bunun başlıca nedenlerinin kötü çalışma koşulları (para, saatler), geleceğe ilişkin belirsizlikler, takdir görememe, fiziksel etkiler, ayrımcılık ve taciz gibi etkenler olduğunu belirtmişler.

Şimdi: Yukarıdaki üç paragrafta yazdıklarımın üçü de doğru. Yani şanslıyız, depresyona eğilimliyiz ve evet o sözü edilen olumsuz etkenlerin tamamına maruz kalıyoruz. Fakat yine de ortada büyük bir yanlışlık var. Yanlış olan şey, neden-sonuç ilişkisi. Depresyon eğilimi o etkenlerden kaynaklanmıyor. Zira o etkenler herkes için, her meslek grubu için geçerli. İnanmayan bankacılara sorsun mesela.

Sorun başka bir yerde. Ve onu doğru tanımlamadan bu depresyon sarmalından kurtulamayız.

Hayalleriniz Sizi Öldürebilir

Avusturyalı psikiyatrist Viktor Frankl, İkinci Dünya Savaşı yıllarını Nazilerin toplama kamplarında tutsak olarak geçirmiş. Sonraki yıllarda yayınladığı İnsanın Anlam Arayışı adlı kitabında, Auschwitz ve diğer toplama kamplarında yaşadığı olayları bir psikiyatristin ve felsefecinin gözünden ele almış.

Kitapta şöyle bir olay aktarıyor: Aynı koğuşu paylaştığı bir adam, Auschwitz’in en karanlık dönemlerinde bir sabah beklenmedik bir neşeyle uyanmış. Bu neşesinin sebebini sorduklarında, bir rüya gördüğünü, rüyasında Almanların yenilgiye uğradıklarını ve müttefik kuvvetlerin Auschwitz’e gelerek tüm tutsakları serbest bıraktıklarını söylemiş. Rüyasında bu olayın tarihini de çok net bir şekilde görmüş. Esasen materyalist bir adam olduğu halde, özellikle o tarihin netliğinden dolayı bu rüyayı çok ciddiye almış ve bunun gelecekten bir haber olduğuna ve o tarihte gerçekten kurtarılacaklarına tüm kalbiyle inanmış.

Sonraki günlerde adamın enerjisi ve mutluluğu artarak devam etmiş. Öyle ki koğuşta hasta ve güçsüz durumda olan ve görevlerini yerine getiremeyecek durumda olanlar ceza almasınlar diye onların işlerine dahi yetişip yardım edecek enerjiyi bulabiliyormuş. Tarih yaklaştıkça resmen hiperaktif hale gelmiş.

Sonunda beklediği tarih gelmiş. Fakat hiçbir gelişme, hiçbir haber yok. Adam derin bir sessizliğe gömülmüş. Enerjisi, mutluluğu tamamen kaybolmuş. O tarihten kısa bir süre sonra da ölmüş.

İnsanın hayallerinin, umutlarının olması, bunlara bağlanması ve inanması çok güzel ve gerekli. Bu bağ bize hayallerimizi gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğumuz gücü, enerjiyi ve motivasyonu veriyor. Fakat bu bağ gereğinden daha güçlü olmaya başladığında, kendimizi onun üzerinden tanımlamaya başladığımızda, o hayallerin gerçekleşmemesi halinde dibe vurmak kaçınılmaz.

“Amma da abarttın, toplama kampındaki adamın kurtulma umuduna sarılmasıyla müzisyenin hayallerine sarılması aynı şey mi?” diye düşünüyor olabilirsiniz. On senedir müzik alanında eğitim veriyorum ve kaba bir hesapla bin civarında öğrencim oldu. Hepsinin hedeflerini, hayallerini, tutkularını, hayal kırıklıklarını gözlemleme şansım oldu. Ve rahatlıkla benzer bir tehlikenin var olduğunu söyleyebilirim.

Bir süre önce genç bir öğrencim intihar girişiminde bulundu. Müzik yeteneği son derece yüksek, aileden gelen herhangi bir engelleme ya da baskı yok, sosyal ilişkileri iyi, maddi bir sıkıntısı yok. Sorun, kendine müzikle ilgili çok yüksek, çok spesifik ve çok kısa vadeli bir hedef belirlemiş olması ve kendi kimliğinden tutun, gelecek planlarına kadar her şeyi bu hedefin gerçekleşmesi üzerine kurmasıydı. Hedef gerçekleşmeyince o yaşın psikolojisi üzerinde etkileri çok sert oldu.

Hedefleri Doğru Belirlemek

Hayatta her şey bizim kontrolümüzde değil. Ne yersiz bir cümle oldu değil mi? Yersiz, çünkü bunu zaten herkes biliyor. Fakat hedeflerimizi belirlerken bazen bunu bilmiyormuş gibi hareket edebiliyoruz.

Örnek: Bir şarkı bestelediniz. Kaydedip, basit de bir klip çekip YouTube’a yüklemek istiyorsunuz. “Bu şarkı şimdiye kadar yaptığımız en iyi şarkı olsun” diye bir hedef belirlerseniz, bu hedef hem sizi daha yukarı/ileri taşır, hem de üzmez. Şimdiye kadar yaptığınız en iyi şarkıyı yapmak büyük ölçüde sizin kontrolünüzde.

Fakat hedef olarak “Bu şarkı YouTube’da 100,000 kez izlensin” derseniz tehlikeli sulardasınız. Zira izlenme sayısı tam anlamıyla sizin kontrolünüzde olan bir şey değil. 100,000’i fazlasıyla geçebilirsiniz, birkaç binde de kalabilirsiniz.

Burada bir parantez açmakta fayda var. Satış/pazarlama alanında çalışanlar sürekli rakamsal hedefler (kotalar) ile çalışırlar ve bu onlar için başlı başına depresyon nedeni olmaz. Eğer siz de hedefinize onlar kadar profesyonelce yaklaşabilecekseniz, yani hedefi tutturamadığınızda soğukkanlılıkla değerlendirme yapıp, stratejinizi gözden geçirip yola devam edebilecekseniz, bu türden hedefler belirleyin. Hiçbir sakıncası yok. Sorun biz müzisyenlerin genellikle hedeflerimize duygusal olarak bağlanmamızda. Eğer böyle bir bağ kurma eğiliminiz varsa, kontrolün sizde olduğu hedefler belirlemeye çalışın.

Bir örnek daha:

  • Önümüzdeki bir yıl içinde film müziği konusunda kendimi geliştirmek için her türlü gayreti sarfedeceğim. Bulabildiğim her kaynağı okuyacağım/izleyeceğim, bulamadıklarımı temin edeceğim, ders alacağım, staj yapacağım (Bunların hepsini yapmak sizin elinizde. Harika!)
  • Önümüzdeki bir yıl içinde film müziği alanında bir iş bulacağım (İşte hedefinizin gerçekleşmesini tamamen başkalarının inisiyatifine bıraktınız. Bol şanslar!)

İstisnalar, Kaideler ve Siz

Çevremde ne çok kişisel gelişim uzmanı olduğunu sosyal medya sayesinde farkediyorum. Facebook bazen bir motivasyon pınarına dönüşüyor. İçinden motivasyon fışkıran paylaşımları yapanlar tabii ki paylaştıkları mesajların, psikolojik durumu “uçta” olan insanlar için ne kadar tehlikeli olabileceğinin farkında değiller.

Örnek: Gün geçmiyor ki J. K. Rowling’in hayat hikayesi motivasyonel bir örnek olarak paylaşılmasın. Bilmeyen kalmadığı için özet dahi geçmiyorum, doğrudan konuya geliyorum: Kadının yaşam öyküsü, büyük zorluklara rağmen gösterdiği azim ve elde ettiği başarı gerçekten çarpıcı ve etkileyici. Fakat bu hikayenin alt metni çoğu insanın zihninde şöyle kodlanıyor: “Şartlar ne kadar zor olursa olsun asla vazgeçme. Yeterince azim ve sabır gösterirsen bir gün mutlaka başaracaksın.”

Gelgelelim dünyada bir tane Rowling var. Ona karşılık adlarını ve hikayelerini bilmediğimiz binlerce başarısız olmuş yazar adayı var. Adlarını bilmiyoruz çünkü onlardan kimse bahsetmiyor. Bu da çok normal, zira tarihi kazananlar yazar.

Bu tür hikayeleri paylaşmanın tehlikesi, kimi insanlarda hedefine saplantı düzeyinde sarılmayı teşvik etmesi. Bir yazarın ya da müzisyenin başarıya ulaşmasında çok sayıda etken var (bu arada başarıyı nasıl tanımladığınız da işin içine giriyor). Azim ve kararlılık bunlardan sadece ikisi. Rowling’le birlikte yayınevlerine kitap taslaklarını göndermeye başlamış binlerce yazar içinde belki ondan daha yetenekli olanlar da vardır, daha azimli olanlar da, daha şanslı olanlar da. Fakat onları asla tanımayacağız. Çünkü onlar için tüm koşullar uygun şekilde bir araya gelmedi.

Hedeflerine ulaşamamak insana özgüdür ve gayet normaldir. Önemli olan yere düştüğünüzde nasıl tekrar ayağa kalktığınız ve ne yöne yürüdüğünüzdür.

Kendinizi Tanıyın

İnsanlar “sonuç odaklı” ve “süreç odaklı” olmak üzere ikiye ayrılır. Bu oldukça siyah-beyaz bir ayrım. Eğer şehirlerarası yolculukta “367 kilometre kalmış. 120’yle gidersek 3 saat 3 dakika sonra oradayız” diye hesap yapanlardansanız sonuç odaklısınız. “Aaa yolun kenarında ne güzel bir dinlenme yeri var! Biraz mola versek, şu ağacın dibinde oturup çay içsek, çimenlerde elektriğimizi atsak” diyenlerdenseniz süreç odaklısınız. Şimdi bu iki insanın aynı otomobilde başbaşa uzunca bir seyahat yapmak zorunda kaldıklarını düşünün. Cinayet çıkar 🙂

Sonuç odaklı insanlar hedeflerine çok iyi odaklanırlar ve yoldan sapmazlar. Dezavantajları, hedeflerine vardıklarında (yahut varamadıklarında) kendilerini boşlukta hissetmeleridir, zira odaklanacak bir sonuç ya da hedef olmadan hayatın onlara göre pek bir anlamı yoktur.

Süreç odaklı insanlar anı yaşamayı ve keyif almayı çok iyi başarırlar. Onların dezavantajları ise hedef belirleyememeleri, belirlemeyi başarsalar bile odaklanamamalarıdır.

Müzik büyük ölçüde süreç odaklı bir şeydir. Müzik yapmayı sevdiğimiz ve keyif aldığımız için yapıyoruz. Fakat iş ciddileştikçe, müziğin hayatımızdaki rolü büyüdükçe, hedefler belirlemek zorunda kalıyoruz. Bu iki uç arasında uzlaşma sağlamak zordur, tutturamazsanız o az önce bahsettiğim otomobile dönersiniz, bütün gün kafanızın içinde süreç ve sonuç çatışması yaşanır. Bu da sizi müzik tutkunuzdan uzaklaştırabilir.

Toparlayalım

Artık müzisyenlerin neden depresyona diğer meslek gruplarından daha eğilimli olduklarını anlatabilecek kadar ön bilgi paylaştım. Mesele çalışma koşulları falan değil. Çalışma koşulları herkes için zor. Ceteris paribus, mesele şu:

  1. Müzisyenler, sevdikleri şeyi meslek olarak yapabilecek ve bundan para kazanmayı en azından umut edebilecek kadar şanslı ve ayrıcalıklılar.
  2. Bu onların mesleki beklentilerini yükseltiyor ve duygusal bir boyuta taşıyor. Bir satış temsilcisi kotayı tutturamadığı için depresyona girmezken, bir müzisyen hedeflerini tutturamadığı için depresyona girebiliyor.
  3. Aynı duygusal boyut, müzisyenlerin işleri ve kimlikleri arasındaki sınırları da belirsiz hale getiriyor. Kendilerini meslekleri üzerinden tanımlamaya başlıyorlar. Mesleki anlamda işler ters giderse bu kendilerine yönelik algılarını, bakış açılarını ve saygılarını da diğer meslek gruplarına göre daha fazla etkiliyor.
  4. Bütün bunlar olurken hedeflerine ulaşmak uğruna süreç/sonuç dengesini bozarak müzikten keyif alamaz hale geliyorlar. Müzik iyileştirici etkisini yitiriyor.

Peki ne yapılabilir? Bence şunlar:

  • Hedefinizi doğru belirleyin.
  • Hedefinizle duygusal bağ kurmayın, profesyonelce yaklaşın.
  • Başarısızlığın da bir olasılık olduğunu, hatta istatistiksel olarak daha kuvvetli bir olasılık olduğunu unutmayın.
  • Müzikten tat almayı unutmayın, ihmal etmeyin. Müziğe neden yöneldiğinizi asla unutmayın.
  • Yorumlarınızı aşağıya eklemeyi unutmayın 🙂

Berklee College of Music mezunu olan Doruk Somunkıran, çalışmalarını İstanbul’da sürdürmektedir. Steinberg ve Avid firmalarının sertifikalı eğitmenidir.

Paylaş

4 YORUMLAR

  1. Harika bir tespit. Ek olarak: başarısız olma korkusu ve yeterince iyi olmadığı duygusuna kapılma da kişiyi depresif bir hale sokabilir düşüncesindeyim. Teşekkürler

    • Başarının bu kadar yüceltildiği bir çağda başarısızlığın korkuya dönüşmesi de çok normal. Her zamanki gibi, farkındalık en büyük panzehir.

  2. Bence duygusal bag kurulmalı, duygular bizi azimle çalışmaya iten, bizi 4 saat uykudan sonra alarmsız yataktan kaldıran, akışında istediğimiz gibi gitmeyen şeyleri değiştirmeye zorlayan, hırçınlaştıran. Ama alınan riski de göz önünde bulundurmak lazım, belirttiğiniz gibi kaçırılmaması gereken çok önemli bir detay hedefin doğruluğu.

    Paylaşım için teşekkürler, güzel bir yazı olmuş.

    • Duygusal bağ kurmakta bir sakınca yok, yeter ki işler ters gittiğinde o duygular başaşağı dönmesin ve yıkıcı bir hâl almasın.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here