Av Mevsimi – Hayde Sahnesinin Başarısı

2

Av MevsimiKimi filmlerde öyle sahneler vardır ki filmin çok ötesinde bir beğeni kazanır ve yıllar sonra film unutulsa dahi o sahne akıllarda kalır. Geçtiğimiz günlerde gösterime giren Av Mevsimi filminde Cem Yılmaz’ın canlandırdığı İdris karakterinin “Hayde” adlı anonim türküyü söylediği sahne de böyle klasik sahneler arasına girmeye aday. Filmin kendisi hakkında “çok iyi”den “çok kötü”ye uzanan farklı yorumlar yapılsa da, bu sahne hakkında olumsuz bir yorum ne duydum ne de okudum.

Sahnenin bu kadar dikkat çekmesinin ve başarılı olmasının en önemli nedeni, şüphesiz filmin geneline damgasını vuran üstün oyunculuk düzeyi ve bunun sonucunda karakterlerin hayat kazanması, inandırıcı ve anlaşılır olması. Sahnenin başarısının bir diğer nedeni de sanırım yarattığı atmosfere bağlanabilir; eski-yeni dostların biraraya gelip kaynaştığı, dertlerin tasaların bir süreliğine dahi olsa geride kaldığı, sıcacık bir ortam. İnsan bu sahneyi izlediğinde, bir dakika kırkbir saniyeliğine dahi olsa, kendini o sıcacık ortamın içinde buluveriyor.

http://youtu.be/DjC23HBdOT0

Ben bu sahnenin başarısını yapım açısından da değerlendirmek istiyorum.

Genelde film içerisinde anlatımın (öykünün) ve müziğin birbirinden ayrı bir akışı ve örgüsü vardır. Müzik öyküyü destekleyici, tamamlayıcı niteliktedir. Fakat kimi zaman müzik öykünün içinde yer alır; tıpkı “Hayde” sahnesinde olduğu gibi. Normalde filmdeki karakterlerin film müziğini duymadıklarını varsayarız (Darth Vader İmparator Marşı’nı duymamaktadır). Ama müzikle öykünün içiçe girdiği sahnelerde karakterler müziği duyarlar, duymakla da kalmaz (yine “Hayde” sahnesindeki gibi) müziği bizzat kendileri çalıp söyleyebilirler.

Sinemada izleyicinin yanısıra karakterlerin de duyduğu müziğe İngilizce’de “source music” adı veriliyor; bunu kabaca kaynak müziği diye çevirmek mümkün. Çok hoşuma gitmese de bu terimi kullanıyorum; başka bir Türkçe karşılığı varsa lütfen bilenler alttaki yorumlar bölümünde paylaşsın, ben de doğrusunu kullanmış olurum.

Kaynak müziği çetrefillidir ve uygulaması zordur. Özellikle müzik karakterler tarafından icra ediliyorsa. Neyin nasıl yapılacağı önceden çok iyi planlanmalıdır, yoksa post-prodüksiyon aşamasında çok baş ağrıtır ve sonuçlar pek de iç açıcı olmaz.

Bunu iki şekilde yapmak mümkündür: Ya müziği önceden hazırlayıp bir müzik stüdyosunda kaydedersiniz, sonra çekim esnasında oyuncular bu müziği duyarak, video klip mantığında çalıyormuş/söylüyormuş gibi yaparlar (Av Mevsimi‘nde İdris barda otururken, prova yapan grubun “Benden Adam Olmaz” adlı parçayı çaldığı sahnede bu teknik kullanılmış); veya oyuncular müziği çekim esnasında canlı olarak seslendirirler ve bu esnada yapılan ses kaydı kullanılır.

[Bir de müzik yapım sürecinden pek haberdar olmayan yönetmenlerin, varolduğunu sandıkları ve zaman zaman dayattıkları üçüncü bir yöntem vardır ki, o da şu şekilde kendini gösterir: “Biz çekim esnasında oyuncuya parçayı söylettik, siz arkasına enstrümanları eklersiniz artık”. Bu nereden tutsanız elinizde kalacak bir yöntemdir ve şimdiye kadar başarılı sonuç verdiğini hiç görmedim; göreceğime de inanmıyorum.]

Yukarıda bahsettiğim yöntemlerden birincisi (müziği önceden hazırlamak) ses kalitesi açısından daha iyi sonuç verme potansiyeline sahip olmakla birlikte, oyuncuların doğaçlama potansiyellerini son derece sınırlayan bir durumdur; oyuncu akıp giden müzikle senkronizasyonunu kaybetmemeye odaklanmak zorunda olduğu için rolün hakkını verecek nüansları ister istemez ikinci plana atmak durumunda kalır.

İkinci yöntem, yani çekim esnasında kaydedilen sesi kullanmak, bu dezavantajı ortadan kaldırır. Oyuncu zamanı istediği gibi kullanmakta serbesttir; performansı o anda yönlendirdiği için dilediği gibi doğaçlama da yapabilir. “Hayde” sahnesinde bu yöntemin kullanılması, Cem Yılmaz’a oyunculuğunu ortaya koyma fırsatı vermek açısından son derece isabetli bir karardır.

Bu yöntemin en büyük sakıncası, çekim esnasında mekanda kaydedilen sesin her zaman iyi sonuç vermemesinden kaynaklanan risktir. Özellikle mekan sesinin sınırlı miktarda kullanıldığı, onun yerine çok daha “güvenli” fakat “yapay” bir yöntem olan dublajın yoğun biçimde tercih edildiği Türkiye’de birilerinin bu riski göze alıp ortaya böyle iyi bir sonuç çıkarmış olmalarının takdire şayan olduğunu belirtmek gerekir.

Son olarak değinmek istediğim bir nokta daha var. Gerek bu sektörde çalışan biri, gerek sade bir izleyici olarak sık sık gördüğüm ve inandırıcılıktan uzak bulduğum “adam kamp ateşinin başında kıza şarkı söylemeye başlar, sonra koca senfoni orkestrası ona eşlik eder” sendromunun giderek terkedildiğini memnuniyetle gözlemliyorum. “Hayde” sahnesinde, görmediğimiz hiçbir şey duymuyoruz. Bunun getirdiği bir doğallık ve inandırıcılık sözkonusu. Sadece insan sesi, ve masalardan, ahşap zeminden, çatal-kaşıktan, kül tablalarından, el çırpmalarından ve parmak şıklatmalardan oluşan bir vurmalı çalg?lar grubu. Hepsi bu.

Harika oynanmış, harika sunulmuş bir sahne. Tebrikler Av Mevsimi.

Berklee College of Music mezunu olan Doruk Somunkıran, çalışmalarını İstanbul’da sürdürmektedir. Steinberg ve Avid firmalarının sertifikalı eğitmenidir.

Paylaş

2 YORUMLAR

  1. Bu sahnedeki basarının Sinema ve müzik tekniği , yada baska derin hususlardaki açılımını bilemem.. izleyici asla bu kadar teknik bakmaz, Sadece bakar geçer.. Sahnedeki basarıda, Cem in canlandırdığı tipi iyi yüklenmis olması, ve Şanslı bir Tip canlandırıyor olmasının önemi çok fazla. Laz oynuyorsun.. bunlar üç yasında çocuğuna inanır da sana inanmaz. hayata bu kadar tutucu bakarlar. resimde laz görünce de kötü isler yapsa da, farketmez severler. ülkede de çok sayıda laz olduğuna göre 🙂 durum budur.. Birde başka boyutu var. Ülkede moda laştırılmaya çalışılan ayrışma hareketlerinin Güneydeki bir yana Kuzey deki uzantıları, neticesi biz baskayız Türk lükten ayrıyız mantığında, hatta söylense inkar edilecek olan.. Ama vallahi de öynen böyle olan bir akım var diyebiliriz. Koyuncu ve Konak önderliğindeki Laz müziği.. Filizlendirilmeye çalısılan ama yeteri kadar prim yapmayan bu gidişin bir gaz verme sinyali olarak görürüm ben bunu.. Memlekette başka ortak şarkı yokmuş gibi, sadece belli bir çevreye ait, 40 yasında iki enstruman çalan biri olsamda hiç duymadığım bir sarkıda, çiftetelli çalıyormuş gibi milleti hoplatıyor göstermenin, bunun altında yatan çabadan baska ne anlamı olabilir ki ? Dedim ya.. saçma da olsa belli çevre kendilerinden gördüğü için tuttu gibi oldu olay.. yoksa kafalar tatlı , ya efkarlı çalarsın yada kurtlarını dökersin.. kimsenin bilmediği Türkçe olmayan bişi ile , bizim meyhanemizde kimse tempo tutmaz. bu bir yalan rüya dır. bu bir hayal rüya dır.. Bu bizim meyhanemiz değildir.. Döverler adamı vala :))) İşte mevzu bundan ibarettir..

    • Böyle düşünmek hiç aklıma gelmemişti. Öyledir ya da değildir demek spekülasyondan öteye gitmeyecek. Ama bildiğim birşey var: Toplumlar duvarlara benziyor. Onları birarada tutan harç yeterince güçlü olduğu sürece ayakta kalabiliyorlar. A.B.D.’de yaşayan Çinli, ya da Meksikalı, ya da İtalyan, bir yandan geldiği kültürün mirasına sahip çıkıp, onunla gurur duyup diğer yandan A.B.D. vatandaşı olduğu için kendini şanslı hissedebiliyorsa, taşlar farklı da olsa alçı yeterince kuvvetli kaldığı sürece duvar ayakta duracak demektir. Bizde de alçı kuvvetliyse, bunlara “kültürel zenginlik” der tadını çıkarırız, değilse “ayrışma” der korkarız. Gerçeği zaman gösterecek…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here